2010 5 Kasım

Yazan:

Dün ve bugün, yandaki tontiş babaanneden (Carliss Baldwin) ikişer saat süren seminerler dinledik. Devam etmeden önce şunu demem lazım: bu yazıyı “laf olsun bloglar dolsun” diye değil, şimdiye kadar canlı dinlediğim hiçbir akademisyenden bu kadar etkilenmediğim için yazıyorum.

Anlattığı şeyler de akademi veya bilim camiası üzerine değil, uzun süredir uğraştığı ve uğruna farklı disiplinlerden dağ gibi literatürleri devirdiği araştırmaları üzerineydi. Bölümlerde düzenlenen alelâde konuşmalardan biri de değildi bu, sırf bunun için Harvard’dan kalkmış, tüm masrafları Advanced Institute of Management tarafından ödenmiş ve üç gün kalıp geri dönmek üzere gelmişti. Açıkçası tüm bu zahmetlere ve harcamalara rağmen bu ücretsiz seminerler yaz sezonundan dolayı yaklaşık 20 kişi tarafından izlendi (hoş kışın da bundan belki %20 fazla insan olurdu).

Etiketlerinden şarhoş olmak isteyenler için kallâvi bir CVsi var: MIT’de ekonomi okumuş, Harvard’da MBA yapmış ve işletme doktorası almış. Devamında Harvard’dan tenure (kalıcı kadro) hakkını ve profesörlük ünvanını da almış. Birçok makam-mevki meraklısı akademisyen ve öğrenci açısından kısaca ”ufaklar dağları bu teyzem yaratmış”. Böyle bir CVsi olan konuşmacının benim için önemi: (büyük ihtimalle) itinayla icra edilmiş bir araştırma dinleme şansı vermesi, ve çok iyi hazırlanılmış bir sunuma sahip olmasında. Buna karşılık, aynı oranda burnu havada bir konuşmacı olması riski de hayli yüksek. Fakat Carliss’te ikinciye dair bir kırıntı bile yoktu, araştırmasının derinliği, sarihliği ve sunumunun kalitesinden de dibim düştü diyebilirim. Eminim lisans öğrencilerine karşı da böyledir. İnsanlığı güzel ve kalitesi yüksek akademisyen o kadar az ki!

İşletme bölümü ve öğrencilerine mesleki sempatim aslında sıfıra yakın. Neden? Kapitalistlerin, büyük şirketlerin en büyük sömürü araçlarının başına gelmek için birbirini ezmeleri, vahşice yarışmaları; eğitimsiz cahil yığınları çalışma koşulları yaratarak köleleştirmeye, yine bu insanlara milyonlarca sağlıklı-sağlıksız ürünü türlü hilelerle pazarlamakta uzman olmaya çalışmaları, vs… Açıkcası liseden beri sürüyüp getirdiğim bu önyargının gerçeklik olduğunu sağolsun ODTÜ ve Boğaziçi de fazlasıyla kanıtladı. Bu sisteme en yakın mühendislik disiplini olduğu için kendi bölümümden de, bilhassa öğrencilerin ve çoğu hocanın tavrından da nefret ettim. Zamanla bu bir önyargıya dönüştü haliyle, fakat bu gibi insanlar sayesinde bilimin ve keşfetmekteki keyfin yerini önyargılarıma kaptırmaktan kurtuluyorum.

İki günlük seminer serisinde ilki interdisipliner çalışmanın ne olduğuna, ikincisi ise Carliss’in kendi spesifik interdisipliner çalışmasına dairdi. Interdisipliner çalışmanın en büyük getirisini şöyle özetledi Carliss: “Pozitif bilimlerde farklı disiplinlere açıldıkça gördüğüm şey, aslında insanların farklı terminolojiler kullanarak benzer yöntemlerle farklı problemleri çözmeye çalıştığı ve hatta bazen yeniden keşfettiğiydi.” Ona ‘ewrêqa’ dedirten şeyin ise üzerinde çalıştığı bir ekonomik problemin aslında bir üst seviyede bugün modülerite (birimsellik) diye bilinen, ve “başka yedek birimlerle değiştirilebilir bir takım birimlerin, bir araya gelip bir sistem/ürün oluşturması” diye tanımlanan; fakat tarihsel olarak bir çok farklı bilim dalında ayrı ismi olan şeyde birleşmesiymiş. Bugün wikipedia’yı açınca bile konu bu genel başlık altında biyolojiden programlamaya bir çok disiplinin aslında aynı yöntemsel çatı altında kendi problemlerini çözmeye çalıştıklarını görebiliyoruz.

Konunun başlığına gelirsek, konusundaki hakimiyetine ve en bütünseli yakalamaya yönelik çabasıyla Clariss, bir akademisyenin ne için uğraşması ve nasıl biri olması gerektiğini bana hissettiren bir örnekti.
Bu tip insanların en önemli özelliği şüphesiz ki hayatlarındaki disiplin. Salonda kimsenin işin bu tarafına dair bir sorusu olmamasına rağmen, sanırım kızından duyduğu şu cümleleri nakletmesi ipucu olarak yeterlidir: “Anne, biliyor musun iki tip anne var: birinci tipler evde vakitlerini geçiren ve evi için çabalayanlar, ikinci tipler ise tüm vakitlerini işine harcayanlar. Sen ise sürekli evdesin, ama aslında hep başka yerdesin.” Açıklama olarak, “Çünkü ben okuldaki sorumluluklarım dışında evde çalışıyordum ve ben çalışırken çocuklar kesinlikle benimle konuşmaya izinli değillerdi”, diye de ekledi. Kendi çalışma ortamı için güzel ama ailesi için iyi mi olmuş bilemedim.

İkinci sırada, kanımca, hangi alan olursa olsun gerekli olan sağlam bir matematik bilgisi. İşletme master’ı ve doktorası yapmasına rağmen Clariss’in temel matematik ve mantık konularındaki yeterliliği çok üst düzeydeydi. Yönetimsel, sosyal bilimler veya mühendislik altında çalışan akademisyenlerin işin danışmanlık ve öğretmenlik yönünden çok bilimsel birikimi ilerletmek için bu temel şart.

Diğer ikisi kadar önemli olan ve birbirine benzer bir başka meziyet: sabır ve öngörü sahibi olmak. Bunu ise süreç boyunca asla yitirmemek. Herkesin inişli çıkışlı dönemleri oluyor ve insan kendinden daha başarılı kimseleri görünce onların bu tür şeyleri pek de yaşamadıklarını düşünebiliyor. Oysa ki herkes bunu yaşıyor ve kötü dönemlerde sabrını himaye eden ve öngörüsünü yitirmeyenler başarılı olabiliyor. Bana bu doktora ucuna yaklaştığımı görür gibi olsam da sanki hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor. Beni hayattan soğutuyor.

Clariss en üst kademede kapsayıcı aynı zamanda daha meşakkatli olan modülariteye dalıp, sonunda işin sonuna geldiğinde 10 senenin geçip gittiğinden bahsetti. Ve bu süreçte birkaç iş arkadaşı dışında neredeyse kendini akademik dünyaya kapadığını, konferanslara bile gitmediğinden bahsetti. Sanırım ‘akademik sabrın’ en üst noktalarından birisi bu olsa gerek.

Benzer bir örneği 20. yüzyılın en üstün yetenekli ve saygıdeğer matematikçilerinden Von Neumann için de duymuştum. Atom bombasının icadına en büyük katkı yapan danyallardan biri olmasının yanında (bunumesleki açıdan tarihi bir başarı olarak düşünürsek eğer), bilgisayar mimarisinin mucidi ve bugünkü PClerin fikir babası kabul edilen bu adam onlarca çok yeni alan ve disipline kapı açmış, bu sayede mevcut temel bilimleri genişletip ilerletmiş. Onun sabrıyla ilgili bahsedeceğim örnek de bilgisayarın geliştirmesi sürecine dair: Matematikte algoritma kavramı Elharezmi’den (Al Khwarizmi, 780-850) beri var. Fakat 19. yüzyılda bile belli bir algortimaların bir problemi çözmesi, çoğunlukla el yordamıyla çözüldüğü için yılları alabiliyordu. Arada bir yanlış çözüldüğünü, veya bug olduğunu düşünün :) Hatayı kimin yaptığını bulup, ekipçe linç ederlerdi herhalde…

Optimizasyonun en eski ve en büyük modelleme gücü doğrusal programlama ile modellenen çok basit bir problemi düşünelim. Örneğin, 100 kmkarelik bir alana farklı kâr getirileri olan buğday ve arpayı hangi oranlarda ekilmeli. Bir kısıtlaması olmayan bu örnekte eğer buğday arpadan daha pahalıya satılabiliyorsa hepsine buğday ekmek toplam kârı en yüksek olacak şeydir. Fakat, buğday ve arpa belli oranlarda gübre ve ilaca ihtiyacı olduğu düşünülürse ve bu ikilinin kullanımlarında bir takım sınırlamalar mevcutsa, iş bir anda karmaşıklaşır ve bu durumda hangi arpa-buğday oranının en karlı olduğunu bulmak epey bir vakit alabilir. Simplex algoritması 1947 yılında Dantzig tarafından sırf bu tip problemleri denemeler yapmadan optimum şekilde çözebilmek için icat edilmiş. Tarlaya arpa-buğday ekme problemi kısa sürse de, bundan azıcık karmaşık problemlerin (mesela, üç bitki olsun) elle çözümü aylar sürmekteydi. Von Neumann işte bir nevi buna daha fazla vakit harcamamak için bugünkü PC’nin atası bir hesaplayıcı üretmek adına işini gücünü bırakıp yine 10 seneye yakın sürecek bir projeyi sonlandırarak “ilk bilgisayarı” icat etmiş.

Bu yazı burda bitsin. Darısı cümlemizin başına…

Etiketler: ,
Kategori: Genel