Peyderpey Günceler birden değil, yavaş yavaş…

Bilimin gizemli sayısı: e

2016 23 Ocak

Matematik

“Tanrı varsa, kesinlikle büyük bir matematikçidir.” -Paul Dirac

Matematik doğada gerçekten var mıdır? Yoksa insan zihninin bir ürünü müdür? Bu soruya cevap vermek zor. Ama bu yazıda anlatacaklarımızla cevaba yaklaşacağımızı düşünüyorum.

Bilimin gizemli sayısı: e

Birbiriyle alakasız gibi görünen bilim dalları arasındaki bağlar beni hep etkilemiştir. Örneğin herhangi bir niceliğin “büyüme” problemini ele alalım. Diyelim ki, bir kap içerisinde yeterince kaynağa sahip bir bakteri nüfusunu inceliyoruz. Gözlemlerimize göre, bakteri nüfusu artış gösteriyor. Acaba nüfusun zamana göre değişimini matematiksel olarak nasıl modelleyebiliriz? Ya da bir banka müşterisinin, yatırdığı paraya karşılık, belirli bir süre için aldığı faizi düşünelim. Birikimin zamana göre değişimini matematiksel olarak nasıl modelleyebiliriz?

Bu modelleme çalışması sonucunda gizemli bir sabit sayı ile karşıla- şacağız. Ve bu sayı evrendeki tüm hareketi, değişimi ve dönüşümü anlamamıza yardımcı olacak. Burada bir parantez açıp size şunu sormak istiyorum. Bu kadar önemli bir sayıyı, sizce canlı nüfusunun değişimini inceleyen biyologlar mı bulmuştur, yoksa bileşik faizin özelliklerini incelemek isteyen ekonomistler mi? Hayır bilemediniz.

Bulan kişi, 1,2,3, … şeklindeki artimetik diziler ile r1, r2, r3, … şeklindeki geometrik diziler arasındaki ilişkiyi inceleyerek, logaritmayı keşfeden matematikçi John Napier’dir. Unutmamak gerekir ki, bilgisayarlardan önce, büyük ve zor hesaplamalama işlemleri ancak logaritma yardımı ile yapılabiliyordu. 1600′lü yılların başında, John Napier e sabitiyle karşılaşan ilk kişi oldu. 1600′lü yılların sonuna doğru, Jacob Bernoulli bileşik faizi incelerken e sabitiyle tekrar karşılaştı. Şimdi onun serüvenini takip edelim.

Yazının devamı için tıklayınız.

Yazan:  

İşbirliği ve Din Üzerine

2015 18 Ekim

“Sapiens” kitabının yazarı Y. Noah Harari’nin dediği gibi yalıtılmış bir yerde bir insan ve bir maynunu tek başına bırakırsanız, hayatta kalabilen maymun olacaktır. Sayı 10 insan ve 10 maymun olduğunda, başarı yine maymunlarındır. Ama sayı 1000 ya da çok daha fazla olduğunda ortaya koyabildikleri üstün karmaşık işbirliği ile insanoğlunun zaferine tanık oluruz.

10 maymunun başarısının ardında da, kısmen işbirliği yatıyor olacaktır. Maymunlardaki işbirliği, “Sen benim arkamı kaşı, ben de senin” doğrudan karşılıklık ilkesine dayanır. Maymunlar arasında bundan daha karmaşık bir işbirliği görmek zordur. Maymunlar doğrudan gördükleri diğer maymunlarla işbirliği yapabilirken, insanlar arasındaki işbirliği hiç görmedikleri kişilere yayılabilir. Sana yardım ediyorum, çünkü inanıyorum ki bu yardım sayesinde sen de ileride bana yardım edebilecek birine yardım edeceksin. İlginçtir ki, bu seviye doğrudan görünmeyene olan “inanç” seviyesidir. Bu seviye, yani inanç, bizi maymunlardan farklı kılar.

Harari bunu kendi tarzıyla şu şekilde ifade ediyor: “Bir maymunu, ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz.” Evet doğru :).

Robin Dunbar’ın, “Şu hayatta kaç arkadaş lazım?” kitabında söylediği gibi, evrimsel biyoloji bizi bencil genlerimizin basit bir aracı olarak görürken, dinler yabancılara iyilik yapmayı, topluluk iradesine teslim olmayı hatta şehitliği bağırlarına basar. Artık evrimsel biyoloji de şunu kabul etmiştir: “Birbirini tanımayan yabancılardan oluşan kalabalık insan toplumlarında, din, grubu bütünleştiren, beleşçilikten caydıran, bireylerin hayatta kalma ve çoğalmada başarısını arttıran özellikler barındırır.”

Şu satırları Dunbar’ın kitabından aktarıyorum: ” Durkheim, din toplumu kaynaştıran bir tutkaldır, derken haklıydı. Fakat Marx, din halkların afyonudur, derken de haklıydı. Din samimi bir toplumsal ölçekte işe yarar. Faydası sıkı dokunmuş toplumlar yaratmasıdır. Sorun şudur ki, dinin psikolojik gücü, son derece mantıklı insanları yobaz kitlelere dönüştürebilecek kadar güçlü olmasıdır.”

Bağlayacak olursak, inanç özü itibariyle kanıtlanabilir değildir. Ama evrimsel biyoloji, görünüşte tüm temel değerlerine ters düşse de, insanın evrimsel başarısına dair sır perdesinin ardında “görünmeyene olan inanç” mekanizmasının yattığını kabul etmiştir. Dunbar’ın ifadesiyle noktalayalım, “tüm bunlar dinin doğruluğunu kanıtlamaz ama dinsel iddiaların doğru olabileceği ihtimalini açık bırakır.”

Harari’nin videosunu izleminizi hararetle öneririm.

 

Yazan:  

Dönüşümün Matematiği Fonksiyonlar

2015 5 Ağustos

Dönüşümün matamatik dilindeki en basit ifadesi fonksiyonlardır. Fonksiyonlar, kendilerine verilen girdileri, özel bir işleme tabi tutarak, çıktılara dönüştürür.

Paranızı farklı bir para birimine çevirmek istediğinizi düşünelim. Temelde bu bir dönüştürme işlemidir. Dolayısıyla buna karşılık gelen bir fonksiyon vardır. Bu fonksiyona para miktarını girerseniz, ilgili döviz kuru ile çarparak, paranızı istediğiniz para birimine dönüştürebilirsiniz. Fonksiyonu f(x) ile gösterelim. YTL’ye çevirmek istediğiniz euro miktarı x olsun. Euro kurunun 3YTL olduğunu varsayarsak, fonksiyonumuz f(x) = 3x ‘tir.

“Ne makine şu insan be!    İçine ekmek, şarap, balık, turp koyuyorsun;    iç çekmeleri, gülüşler ve düşler çıkıyor.” – Zorba, Nikos Kazancakis, syf246.

Karşılaştığınız herhangi bir probleme çözüm bulduğunuzu düşünün. Yaptığınız şey aslında, size verilen problemi alıp, çözüme dönüştürmektir. Bazen bir kitap okuduğunuzda, zihininizde bir dönüşüm yaşarsınız ve hayata bakışınız değişir. Düşünsenize, üzerinde yaşadığımız yer kürede bir zamanlar kara kıtaları bitişik tek bir kıtaydı. O halinden bügünki haline dönüşüverdi. Tabi ki, bir çırpıda olmadı bu. Zorba gibi ben de hayret ediyorum, dönüşümün gücüne. Dönüşüme tüm evren tabi. Dönüşümün bütünleştirici olduğuna inanıyorum. Büyük bir bütünün parçası olduğumuzu hatırlatıyor, bize. İnanıyorum ki, hiç bir şey kaybolmuyor, yok olmuyor, dönüşüyor sadece.

Peki ya hani matematik diyorsanız, yazının pdf halindeki devamını okumak için tıklayınız.

Uzay Çetin

 

Yazan:  

Hesaplamalı Sosyal Bilim Konferansı, 8-11 Haz. 2015, Helsinki, Finlandiya

2015 21 Haziran
Teknolojinin sunduğu imkanlar sayesinde bilimin her dalında veri patlaması yaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz bu yeni çağı anlamak için
eski anlayışları esnetmemiz, belki terk etmemiz gerekiyor. Dünyayı daha iyi anlamak için, farklı bilim dalları arasında evlilikler gerçekleştirerek yeni disiplinler arası yaklaşımlara yönelmemiz gerekiyor. Hesaplamalı Sosyal Bilimler, bu yeni yaklaşımlardan biri olarak göze çarpıyor. Bu alandaki öncü araştırmacıların katıldığı çok özel bir konferansa, http://www.iccss2015.eu,  katılma fırsatım oldu.

Alex Pentland, geleneksel fizikten esinlenerek bu yeni disipline Sosyal Fizik demeyi uygun görüyor. Tıpkı enerji akışının harekete dönüşümünü inceleyen fizik gibi, Sosyal Fizik de düşünce akışının davranışa dönüşümünü incelemeyi hedeflemektedir. Fikirler nasıl ortaya çıkar, gelişir ve başkalarına yayılır? Hesaplamalı Sosyal Bilimler, fikirlerin yayılımını ve davranışa dönüşümünü matematiksel modeller aracılığı ile anlamayı hedefler.

İnsanlığın sahip olduğu veri miktarı katlanarak artış gösteriyor. Yaşamlarımız, internet ve sosyal ağlar ile farklı bir boyut kazandı. Birbiriyle çok daha bağlantılı bir dünyada yaşıyoruz. Bilgiye ulaşmak ve bilgi üreterek çevremize katkıda bulunmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Artık daha çok etkileşim içindeyiz. Geride çok daha fazla iz bırakıyoruz. Bunlara sayfa tıklamaları, beğeniler, telefon kayıtları, kredi kartı işlemleri, GPS konum bilgileri gibi çok çeşitli sayısal izler dahil. Bu devasa veriler içlerinde bazı düzenli örüntüler barındıyor. Çünkü sosyal bir varlık olan insan davranışları biribirinden bağımsız değil. Kararlarımızda, çevremizin etkisi tahmin ettiğimizden çok daha fazla. Hem çevremizden etkileniyoruz, hem çevremizi etkiliyoruz.

Sinan Aral, insan davranışlarının uzay-zaman’da  birbirinden bağımsız olarak ilerlediği bir durumu bulmaları için dinleyicilere meydan okudu. Ve şöyle dedi, bilimsel devrimler ölçümsel devrimlerin arkasından gelir. Bu konferansta, Alex Pentland’ın öğrencilere ücretsiz olarak dağıtılan kitabı “Sosyal Fizik”ten benzer bir alıntı yapmak istiyorum: Nasıl mikroskop biyoloji’de ve nasıl teleskop astronomi’de devrimsel ilerlemelere sebep olduysa, sosyoskop da insan davranışını anlamakta devrimsel ilerlemeler sağlayacaktır. Sosyoskop’un herkesçe kabul edilmiş kesin tanımı henüz yok. Olduğunda gerçek bir devrimle karşılaşacağız. Benim anladığım ise şu: “Ağlar ile biribiriyle bağlantılı bireylerin, etkileşimlerinin ve kararlarının anbean izlenerek elde edilen büyük veriyi incelemeye ya da modellemeye yarayan aygıt”.

Duncan Watts, 2000’li yıllardan önce kariyerinin başında toplumsal dinamikleri incelemek istediğinde yapabileceği tek şeyin modeller kurmak olduğunu anlattı. O zamanlar daha internetin emekleme çağıydı. Sosyal bilimlerin elinde ise, 100 kişiyi geçmeyecek anket sonuçlarından başka bir şey yoktu. Elimizdeki veri kümeleri bugün milyonların hareketini içermektedir. Bu büyüklükteki verinin niceliksel yöntemler ile incelenmesi gerekmektedir. Bu aynı zamanda sosyal bilimlerin sayısallaştığı ve hesaplamalı bir bilim dalı haline evrildiği anlamına gelmektedir.

Araştırmacılar modeller kurmayı bırakmadılar, ama gerçeğe dokunmak adına, gerçek verilerin incelenmesini daha çok önemsiyorlar. Twitter, Facebook ve nice sosyal ağların yapısı, o sosyal ağlardaki gerçek insanların hareketleri incelenmeye değer. Toplum hakkında, insanlık hakkında çok önemli yeni bilgiler edineceğimiz kesin. Fakat gerçekte kim olduğumuz, twitter’da kendimizi nasıl ifade ettiğimizden ve facebook’ta kendimizi nasıl gösterdiğimizden daha çok, yaşamlarımızda kimlerle yüz yüze vakit geçirdiğimize, kimlerle konuştuğumuza, nelere önem verdiğimize kısacası kısıtlı olan dikkatimizi, enerjimizi, vaktimizi nelere harcadığımıza bağlıdır. Sadece internette bıraktığımız bu büyük sayısal veriyi incelemek de, kim olduğumuzu anlamaya yetmeyecek. O yüzden, Sinan Aral algılayıcıları olan bir spor ayakkabı firmasıyla yürüttüğü bir çalışmadan ve sanal olmayan ortamlara dair çalışmaların gerekliliğinden bahsetti.

Robin Dunbar, internetin arkadaş sayımızı arttırmadığını anlattı. Dokunma hissinin mutluluk hormonu salgıladığını ve Facebook dahil hiçbir sanal servisin dokunma, görme olmadan arkadaşlıkları kalıcı yapamayacağını söyledi. İnsanların, yakınlıklıklarına göre halka halka ilişki çemberleri içinde olduğunu ve en içteki 5 kişilik çemberin illa ki, insanlardan oluşmayabileceğini; evcil hayvanlardan, sevilen bir nesneye kadar farklı şeylerden oluşabileceğini söyledi.

İnsanlık yeni bir çağda. Önümüzde kocaman bir bilgi okyanusu duruyor. Hepsini değil ama seçtiğimiz her şeyi yiyebileceğimiz açık bir büfede gibiyiz. Bilgi çağında, kısıtlı olan şey bilgi değil, dikkatimizdir. Ben de bu konferansa, kısıtlı dikkat modelleri ile katıldım. Posteri bu adresten görebilirsiniz.

Tıpkı denizin içinde yaşayıp da, denizin ne olduğunu bilmeyen balıklar gibiyiz. Hayali gibi, biz de cihanı süsleyen gücü arıyoruz. Aramak için yeni, yepyeni yöntemler geliştiriyoruz. Hesaplamalı Sosyal Bilim bunlardan biri. Bu konferansın dünyanın soğuk bir ucunda, düzenlediği için Santo Fortunato’ya ne kadar teşekkür etsem azdır. Fortunato bu büyük organizasyonu bir kişiye adadı. Bir türk bilim kadınına, Duygu Balcan’a..

 

Sevgilerimle,
Uzay Çetin
https://twitter.com/uzay00
Yazan:  

Karmaşık Sistemler ve Karmaşık Ağlara Giriş

2015 9 Şubat

Bu yıl, Eskişehir’de düzenlenen Akademik Bilişim 2015 çerçevesinde hazırladığım 2 sunum dosyasını paylaşmak istiyorum. Bu sunumlarda, Netlogo ve R Dili kullanılarak Karmaşık Sistemler ve Karmaşık Ağlar konularına giriş yapılıyor. Alanı tanımak isteyen meraklılara duyurulur.

  1. Doğrusal Olmayan Sistemlere Doğru
  2. Ağ Bilimi

Sunumlar, Mustafa Gökçe Baydoğan, Berk Orbay, Berkin Malkoç ve Emre Karalarlı ile birlikte yürüttüğümüz  ”Python ve R Dili ile Bilimsel Hesaplama” eğitimi için hazırlanmıştır.

___________________________________________________

R ve Igraph Paketi

İstatiksel Programlama Dili R ve Ağ Analiz paketi olan igraph hakkında detaylı bir giriş için aşağıdaki sunuma göz atabilirsiniz.

  1. R + Igraph paketi 

Bu sunumu 2014 yılında Yaşar Üniversitesi’nde düzenlenen Akademik Bilişim 2014 için Mustafa Gökçe Baydoğan ve Berk Orbay ile birlikte hazırlamıştık. R ve Igraph ile ilgili giriş niteliğinde güzel bir kaynak olduğıunu düşünüyorum.

 

 

Uzay Çetin

Yazan:  

Her şeyin başı matematik

2015 25 Ocak

Matematikteki her konu, zorluğuna göre irili ufaklı tepelere, zorluk arttıkça ise yükselen dağlara benzetilebilir. Matematik de, dağcılık da zordur. Insanların çoğunun ikisinden de uzak durmasının sebebi de gittikçe artan bu zorluk derecesidir. Matematik ve Anadolu coğrafyası arasında benzerlik kurmak gerekirse, matematiğin Ağrı dağı, yani zirvesi, Türev ve onun tersi kabul edilen integraldir. Daha önceki nispeten küçük tepe ve dağlarda yapılan çalışmalar, bu zirveye daha kolay ulaşmak içindir. Ve insan bir kere, o zirveden aşağıya baktığında, içini büyük bir mutluluk kaplayacak ve bunun tüm o zorluklara değdiğini görecektir.

Peki Ağrı dağı yolun sonu mudur? Aksine çok daha keyifli yolculukların başlangıcıdır. Bu Dünya’da en az Ağrı dağı kadar yüksek dağlar vardır. Ağrı Dağı’na tırmanırken kazandığınız tüm o tecrübelerin daha başka hangi mecralarda kullanılabileceğini öğrenmek istemez misiniz? Dünya’daki tüm zirvelere tırmanışların ortak yönlerini, hissetmek istemez misiniz? Bir zirveden başka bir zirveye nasıl ulaşılır? Matematik disiplinlinler arası çalışmanın tam merkezinde, tüm babacanlığı ile duran heybetli bir kilit taşıdır. Bilimde, her şeyin başı matematiktir. Her şey matematikle başlar, ama o kaynaktan beslenen bilimin varacağı yerlere hudut çizilemez.

Bilimin Everest’i ise Karmaşıklık Bilimidir. Çünkü zirveler arası bağlantıları o kurar. Ve bu bilim dalının gelişen teknoloji ile birlikte ortaya çıkan yeni bir Silahı daha vardır. Bu önemli ekipman, zirvelere tırmanmadan önce düşünce deneyleri yapmaya yarayan Modelleme ve Simülasyon teknikleridir. Böylece büyük zirvelere çıkmadan önce, karşılaşabileceğimiz olası problemleri öngörmek artık daha kolay olur. Bundan sonraki keşifler çok daha hızlı, çok daha büyük, çok daha keyifli olacaktır.

Hayat tekrarları sever, yeniden başlamayı. Izin verin kendimi tekrar edeyim. Bilimde, her şeyin başı matematiktir ve gidilecek yolun sonu yoktur. Bir zirveden bir diğerine nasıl gidilir? Yolun zamana göre değişiminin türev, ve biriken değişim miktarının integral olduğunu bilmek, bize iyi bir başlangıç sağlar, öyle değil mi?

Size iyi yolculuklar.
Uzay Çetin

“21. yüzyıl, Karmaşıklık Bilimi’nin yüzyılı olacaktır” – Stephan Hawking

Yazan:  

Sadeliğe övgü

2011 19 Mart

Bir bütünmüş gibi hareket edebilen bir kuş sürüsü, Meksika dalgası sırasında bir bütünmüş gibi harekete edebilen bir futbol tribünü ve daha nicelerinin bize anlattığı bir şey var. Bu, hayal edilmesi zor, büyüleyici bir bütünlüğün, beklenmedik derecede küçük ve sade kuralların bir zinciri sonucunda ortaya çıkabildiğidir. Bunu anlamaya çalışan bilim adamları ellerindeki tüm bilim dallarını kullandılar, olmadı. Çare yeni bir bilim dalı yaratmaktı: ve adı “Karmaşık sistemler” koyuldu.

İşin garip tarafı, bu yeni bilim dalı tüm başarısını, adının aksine, sadeliğinden alıyordu. Sistem ne kadar basit kurallarla modellenirse o kadar başarılı oluyordu. Adeta bu bilimdalında, arıların, karıncaların ya da insanların oluşturduğu toplumda bireyler, ne kadar az muhakeme yeteneğine sahipse, model o kadar başarılı, yani o kadar gerçeğe yakın oluyordu.

Zannediyorum bu bilimadamları için, aslında hepimiz için, oldukça şaşırtıcıydı. Düşünsenize, aylarca tüm literatürü tarayan, araştırmalar yapan, yüzyılların birikimiyle oluşmuş tüm matematiksel modelleri, gücü yettiğince tarayan genç bir bilimadamı, bir anda aslında her şeyin olduğu gibi en basit haliyle modellenmesi gerektiğini öğreniyor. Bireyler arasındaki çok basit etkileşim kuralları bir kere tanımlandıktan sonra, genç bilim adamı, aradan çekiliyor ve o bireyleri birbiriyle yalnız bırakıyor. Sonra ne mi oluyor? Bireyler tanımlanan basit kurallar üzerinden birbiriyle etkileşime geçiyor. Örneğin: Meksika dalgasındaki basit kural şu: yanındaki ayağa kalktıysa, bu sıra sende demektir, hadi kalk.. Örneğin: hemen bir yanındaki kuşların çoğunluğu bir yöne gittiyse, yalnız kalmamak için sen de o yöne git..

Kuşlar, balıklar ve diğer bütün, nispeten basit canlılar, hatta çoğu zaman biz insanlar böyle büyük bir uyum sonucunda oluşan, böyle büyük bir karmaşıklığı bugüne kadar hep gerçekleştirmeyi sürdüregeldik. Farkında değildik, olabilir, oldu.

Peki nasıl oluyor da, doğadaki bu büyük uyuma rağmen, biz ileri düşünsel yeteneklerimizle, biz insanlar, uyum içinde yaşamayı beceremiyoruz? Hatta doğada var olan uyuma en büyük tehtidi gene biz insanlar oluşturuyoruz?

Sadeliğe daha çok övgü mü gerekiyor?

Yazan:  

Ara beni oyla beni: Feedback çağı

2011 17 Ocak

Wikileaks İnternet’i kullanarak devletleri şeffaflaştırmayı başardı. En zor aşamaya en son gelinebiliyor. Bireysel kullanıcılar ise kendilerini ve başkalarını şefaflaştırmaya başlayalı on yıllar oluyor. Sızanlar veya şahsen takdim edilen görsel/işitsel/yazılı kaynaklar sayesinde istediğiniz kişi hakkında epey bir şey bulmak mümkün; ciddi medyatik haberlerden, şanslıysanız tüplü sitelerde gösterdiği cinsel performansına kadar.

Özel üniversite mantğına geçişle eskiden hocaların kulu-kölesi, ağzının içine bakanı, sınav vakti gelince yalayanı-yutanı olan “öğrenci” dediğimiz kitle artık “her zaman haklı” olan bir müşteri. Tamam, eskiden de öğrenci anketleri olurdu fakat bir etkisi olmazdı. İnternet bunu global ve mutlak etkin hale getirdi. Haklarını yemiyelim, ODTÜ’de pembe form dediğimiz optik feedback formları vardı (renkleri de şirinlik için mi böyleydi acaba?). Fakat bunlar öğrencinin sınav, ödev ve proje derdinden derslere uğramamaya başladığı dönem sonunda dağıtılan şeylerdi. Birinci sınıfın heyecanlıyla doldurduğumuz şeylerken mezun olurken artık vaziyet de gösteriyordu ki bunlar yönetim tarafından hiç de kale alınan şeyler değildi.

En geniş ölçekten bir misal vermek adına, dünyada sosyalizmi denemiş ama sonu hüsran olan ülkelere bakalım. Bence başarısızlığın en büyük nedenlerin birisi de kabaca bu feedback işi olabilir. Adaleti ve eşitliği vaad ederek desteğini aldığı yığınların içinden biri çıkıp gerçekte bunu alamadığını (misal, “anasının ağladığını”) söyleyebilmesi yani. Bunu denediğinde (yani feedback vermek istediğinde) ise bunu değerlendirecek kurumun bizzat kendisi tarafından başının ezilmesi gibi bir trajedi söz konuydu. ODTÜ’de de bu durumun hafifletilmişi vardı. Yani, “anamı beceren kadı, kimi kime şikayet edeyim” demişler, kısa ve öz.

Fakat durum ufaktan değişiyor, daha da değişecek gibi görünüyor. Qype adlı Web 2.0 uygulamasıyla sadece besili gurmeler değil her müşteri restoran kritiği yapabiliyor. Bunun en şahane getirisi nice milörlara kuş sütünü sağanlar rastgele müşteriye artık bunu daha az yapabiliyorlar.

ratemy[something].com türünde türlü çeşit işlerin oylanabildiği “gobileşen” (Recep İvedik 2, Gökbakar et al., 2009) bir dünyadayız. On senedir adım adım büyüyerek Amerikan öğrencilerinin vazgeçilmezi olan, ve geçen sene İngiltere’de yaygınlaşmaya başlayan, www.ratemyprofessors.com sitesi öğrencilerin akademideki feedback işini çözüyor. Rastgele bir hocayı açıyorum, veya Türk hoca da epey bulunduğu için analojisi bol olsun diye onlardan bakıyorum. İnanın bir çoğunun yerinde olmak istemiyorum. Türkiye’de de aslında bu tip faaliyetler bireysel bir şekilde hallolagelmişti (ör., ışık üniversitesi, fewziye.com). “Aman şu hocadan almayın çok zor”, “kazık sorar”, “ne anlattığını kendi de bilmiyor”, “çok iyi ve ders dışında çok yardımcı olan biri ama hoca/adam olmaz”, al sana informal feedback yağmuru. Kendini bilen biri bile sırf başkalarının adı altında yazılmış şeylere bakıp bir fayda çıkarabilir kanımca. Kabul, süistimale de çok açık bir yer. Vicdansız ve ahlaksız bir öğrenciysen, ve parasını veren diplomayı çalar diyorsan, yoktan yere bir hocaya karaçalman için hiç bir engel yok. Ama çok da uzun olmayacak bir vadede ak ile kara seçilelektir. Organize kötülükleri sadece incisözlük yapar.

Hele herhangi bir yerde (veya şimdilik Amerika içinde) iş ararken, mülakatta “Senin için öğrencilerin şöyle böyle demiş ne diyosun Consi Cons?” dediklerinde işte tüm bu feedbackler adamın önüne en korunmasız halinde gelip dikilmiş oluyor.

Elbette ki bu rollerin değiştiği anlamına gelmez. Devir feedback devri. Öpüp başına koyabilen yol alır.

Yazan:  

Uzaylılar, Hoşgeldiniz!

2010 14 Kasım

Mevzu gündemin biraz gerisinde kalmış bir şeye dair olsa da, mesele her zaman baki. Merak ediyorum Amazonların derinliklerinde “medeniyet”le tanışmamış şanslı kabilelere bakışımız ile uzaylı kardeşlerimizin bize bakışları arasında bir analoji (benzeşme) var mıdır?

Malum bundan iki yıl önce bir araştırma ekibi helikoplerle adamların başlarına dikilerek onları fotoğrafladılar. Bi gidip gene geldiler, bu sefer yerlilerin onları boyanmış ve silah kuşanmış halde olduklarını gözlemlediler falan…

Uzaylılar konusunda çok kafa yormuş, derneklere, tartışmalara katılmış biri de değilim. Koca evrenimiz var elhamdülillah vardır bizimki gibi ferah, nezih gezegenler de deyip geçerim. Varsa da ben onların yerinde olsam, bu kabileleri inceleyen bilim adamları gibi arada bir data toplar incelemeye eğlenmeye devam ederim açıkcası.

Fî tarihinde karşı karşıya kaldığım şöyle bir soru muhtemelen mevcut bir takım uzaylıların bize bakışını analojik olarak anlayabilmek için faydalı olabilir:

3 boyutlu bir cisim (misal biz) 4 boyutlu bir cismi nasıl görür?

Uzun süre düşünülse de insanın aklında bir şey canlanmaması doğal. Bu soruya yanıt bir hikayeyle analojik olarak bir matematikçi (Edwin Abbott AbbottFlatland) tarafından şöyle anlatılmış:

Kimsenin 3. boyutunun olmadığı 2 boyutlu bir dünyada olduğunu varsayalım. Bir düz kağıt üstündeymiş gibi. Bunun üstünde yaşayan, örneğin, kare şeklindeki bir cisme dünyasına gelip konmuş üç boyutlu bir canlı, tanrısal güçleri olan bir şey gibi gelir. Bu kareyi onun ulaşamadığı üçüncü boyuta çekip ona dünyasını gösterebilir. Hatta karenin birazcık üstünde yer alarak ona hiç görünmeden her yerde onunla birlikte olabilir. Soruyu cevaplamak için tersten düşünürsek, işte 4 boyutlu bir cisim 3 boyutlu bir cismi, 3 boyutlu bir cismin 2 boyutlu bir cismi gördüğü gibi görür.

Bu analojiyi uzaylılar, biz ve bizden uzak yerliler şeklinde de kurabiliriz sanki. Uzaylılar 4 boyutlu varlıklar da olabilir. Yani biz farketmeden bizi rahatça gözlemleyen, icabında görünmek isterse görünen. Biz de istediğimiz anda yerlilere kendimizi gösterebiliyoruz. Ya da hiç dokanmayıp, tepelerinden uydu, mobese allah ne verdiyse kullanarak sadece gözlemleyebiliriz.

Yazan:  

Akademisyen: Kimdir, nedir? (I)

2010 5 Kasım

Dün ve bugün, yandaki tontiş babaanneden (Carliss Baldwin) ikişer saat süren seminerler dinledik. Devam etmeden önce şunu demem lazım: bu yazıyı “laf olsun bloglar dolsun” diye değil, şimdiye kadar canlı dinlediğim hiçbir akademisyenden bu kadar etkilenmediğim için yazıyorum.

Anlattığı şeyler de akademi veya bilim camiası üzerine değil, uzun süredir uğraştığı ve uğruna farklı disiplinlerden dağ gibi literatürleri devirdiği araştırmaları üzerineydi. Bölümlerde düzenlenen alelâde konuşmalardan biri de değildi bu, sırf bunun için Harvard’dan kalkmış, tüm masrafları Advanced Institute of Management tarafından ödenmiş ve üç gün kalıp geri dönmek üzere gelmişti. Açıkçası tüm bu zahmetlere ve harcamalara rağmen bu ücretsiz seminerler yaz sezonundan dolayı yaklaşık 20 kişi tarafından izlendi (hoş kışın da bundan belki %20 fazla insan olurdu).

Etiketlerinden şarhoş olmak isteyenler için kallâvi bir CVsi var: MIT’de ekonomi okumuş, Harvard’da MBA yapmış ve işletme doktorası almış. Devamında Harvard’dan tenure (kalıcı kadro) hakkını ve profesörlük ünvanını da almış. Birçok makam-mevki meraklısı akademisyen ve öğrenci açısından kısaca ”ufaklar dağları bu teyzem yaratmış”. Böyle bir CVsi olan konuşmacının benim için önemi: (büyük ihtimalle) itinayla icra edilmiş bir araştırma dinleme şansı vermesi, ve çok iyi hazırlanılmış bir sunuma sahip olmasında. Buna karşılık, aynı oranda burnu havada bir konuşmacı olması riski de hayli yüksek. Fakat Carliss’te ikinciye dair bir kırıntı bile yoktu, araştırmasının derinliği, sarihliği ve sunumunun kalitesinden de dibim düştü diyebilirim. Eminim lisans öğrencilerine karşı da böyledir. İnsanlığı güzel ve kalitesi yüksek akademisyen o kadar az ki!

İşletme bölümü ve öğrencilerine mesleki sempatim aslında sıfıra yakın. Neden? Kapitalistlerin, büyük şirketlerin en büyük sömürü araçlarının başına gelmek için birbirini ezmeleri, vahşice yarışmaları; eğitimsiz cahil yığınları çalışma koşulları yaratarak köleleştirmeye, yine bu insanlara milyonlarca sağlıklı-sağlıksız ürünü türlü hilelerle pazarlamakta uzman olmaya çalışmaları, vs… Açıkcası liseden beri sürüyüp getirdiğim bu önyargının gerçeklik olduğunu sağolsun ODTÜ ve Boğaziçi de fazlasıyla kanıtladı. Bu sisteme en yakın mühendislik disiplini olduğu için kendi bölümümden de, bilhassa öğrencilerin ve çoğu hocanın tavrından da nefret ettim. Zamanla bu bir önyargıya dönüştü haliyle, fakat bu gibi insanlar sayesinde bilimin ve keşfetmekteki keyfin yerini önyargılarıma kaptırmaktan kurtuluyorum.

İki günlük seminer serisinde ilki interdisipliner çalışmanın ne olduğuna, ikincisi ise Carliss’in kendi spesifik interdisipliner çalışmasına dairdi. Interdisipliner çalışmanın en büyük getirisini şöyle özetledi Carliss: “Pozitif bilimlerde farklı disiplinlere açıldıkça gördüğüm şey, aslında insanların farklı terminolojiler kullanarak benzer yöntemlerle farklı problemleri çözmeye çalıştığı ve hatta bazen yeniden keşfettiğiydi.” Ona ‘ewrêqa’ dedirten şeyin ise üzerinde çalıştığı bir ekonomik problemin aslında bir üst seviyede bugün modülerite (birimsellik) diye bilinen, ve “başka yedek birimlerle değiştirilebilir bir takım birimlerin, bir araya gelip bir sistem/ürün oluşturması” diye tanımlanan; fakat tarihsel olarak bir çok farklı bilim dalında ayrı ismi olan şeyde birleşmesiymiş. Bugün wikipedia’yı açınca bile konu bu genel başlık altında biyolojiden programlamaya bir çok disiplinin aslında aynı yöntemsel çatı altında kendi problemlerini çözmeye çalıştıklarını görebiliyoruz.

Konunun başlığına gelirsek, konusundaki hakimiyetine ve en bütünseli yakalamaya yönelik çabasıyla Clariss, bir akademisyenin ne için uğraşması ve nasıl biri olması gerektiğini bana hissettiren bir örnekti.
Bu tip insanların en önemli özelliği şüphesiz ki hayatlarındaki disiplin. Salonda kimsenin işin bu tarafına dair bir sorusu olmamasına rağmen, sanırım kızından duyduğu şu cümleleri nakletmesi ipucu olarak yeterlidir: “Anne, biliyor musun iki tip anne var: birinci tipler evde vakitlerini geçiren ve evi için çabalayanlar, ikinci tipler ise tüm vakitlerini işine harcayanlar. Sen ise sürekli evdesin, ama aslında hep başka yerdesin.” Açıklama olarak, “Çünkü ben okuldaki sorumluluklarım dışında evde çalışıyordum ve ben çalışırken çocuklar kesinlikle benimle konuşmaya izinli değillerdi”, diye de ekledi. Kendi çalışma ortamı için güzel ama ailesi için iyi mi olmuş bilemedim.

İkinci sırada, kanımca, hangi alan olursa olsun gerekli olan sağlam bir matematik bilgisi. İşletme master’ı ve doktorası yapmasına rağmen Clariss’in temel matematik ve mantık konularındaki yeterliliği çok üst düzeydeydi. Yönetimsel, sosyal bilimler veya mühendislik altında çalışan akademisyenlerin işin danışmanlık ve öğretmenlik yönünden çok bilimsel birikimi ilerletmek için bu temel şart.

Diğer ikisi kadar önemli olan ve birbirine benzer bir başka meziyet: sabır ve öngörü sahibi olmak. Bunu ise süreç boyunca asla yitirmemek. Herkesin inişli çıkışlı dönemleri oluyor ve insan kendinden daha başarılı kimseleri görünce onların bu tür şeyleri pek de yaşamadıklarını düşünebiliyor. Oysa ki herkes bunu yaşıyor ve kötü dönemlerde sabrını himaye eden ve öngörüsünü yitirmeyenler başarılı olabiliyor. Bana bu doktora ucuna yaklaştığımı görür gibi olsam da sanki hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor. Beni hayattan soğutuyor.

Clariss en üst kademede kapsayıcı aynı zamanda daha meşakkatli olan modülariteye dalıp, sonunda işin sonuna geldiğinde 10 senenin geçip gittiğinden bahsetti. Ve bu süreçte birkaç iş arkadaşı dışında neredeyse kendini akademik dünyaya kapadığını, konferanslara bile gitmediğinden bahsetti. Sanırım ‘akademik sabrın’ en üst noktalarından birisi bu olsa gerek.

Benzer bir örneği 20. yüzyılın en üstün yetenekli ve saygıdeğer matematikçilerinden Von Neumann için de duymuştum. Atom bombasının icadına en büyük katkı yapan danyallardan biri olmasının yanında (bunumesleki açıdan tarihi bir başarı olarak düşünürsek eğer), bilgisayar mimarisinin mucidi ve bugünkü PClerin fikir babası kabul edilen bu adam onlarca çok yeni alan ve disipline kapı açmış, bu sayede mevcut temel bilimleri genişletip ilerletmiş. Onun sabrıyla ilgili bahsedeceğim örnek de bilgisayarın geliştirmesi sürecine dair: Matematikte algoritma kavramı Elharezmi’den (Al Khwarizmi, 780-850) beri var. Fakat 19. yüzyılda bile belli bir algortimaların bir problemi çözmesi, çoğunlukla el yordamıyla çözüldüğü için yılları alabiliyordu. Arada bir yanlış çözüldüğünü, veya bug olduğunu düşünün :) Hatayı kimin yaptığını bulup, ekipçe linç ederlerdi herhalde…

Optimizasyonun en eski ve en büyük modelleme gücü doğrusal programlama ile modellenen çok basit bir problemi düşünelim. Örneğin, 100 kmkarelik bir alana farklı kâr getirileri olan buğday ve arpayı hangi oranlarda ekilmeli. Bir kısıtlaması olmayan bu örnekte eğer buğday arpadan daha pahalıya satılabiliyorsa hepsine buğday ekmek toplam kârı en yüksek olacak şeydir. Fakat, buğday ve arpa belli oranlarda gübre ve ilaca ihtiyacı olduğu düşünülürse ve bu ikilinin kullanımlarında bir takım sınırlamalar mevcutsa, iş bir anda karmaşıklaşır ve bu durumda hangi arpa-buğday oranının en karlı olduğunu bulmak epey bir vakit alabilir. Simplex algoritması 1947 yılında Dantzig tarafından sırf bu tip problemleri denemeler yapmadan optimum şekilde çözebilmek için icat edilmiş. Tarlaya arpa-buğday ekme problemi kısa sürse de, bundan azıcık karmaşık problemlerin (mesela, üç bitki olsun) elle çözümü aylar sürmekteydi. Von Neumann işte bir nevi buna daha fazla vakit harcamamak için bugünkü PC’nin atası bir hesaplayıcı üretmek adına işini gücünü bırakıp yine 10 seneye yakın sürecek bir projeyi sonlandırarak “ilk bilgisayarı” icat etmiş.

Bu yazı burda bitsin. Darısı cümlemizin başına…
Yazan:  
« Daha Eski Yazılar